<object width=”432″ height=”344″><param name=”movie” value=”http://www.izlesene.com/player2.swf?izle=/data/videos/21/21877.flv” /><param name=”quality” value=”high” /><param name=”bgcolor” value=”#ffffff” /><embed src=”http://www.izlesene.com/player2.swf?izle=/data/videos/21/21877.flv” quality=”high” bgcolor=”#ffffff” width=”432″ height=”344″ type=”application/x-shockwave-flash” /></object>

izlesene[<object width="432" height="344"><param name="movie" value="http://www.izlesene.com/player2.swf?izle=/data/videos/48/48555.flv" /><param name="quality" value="high" /><param name="bgcolor" value="#ffffff" /><embed src="http://www.izlesene.com/player2.swf?izle=/data/videos/48/48555.flv" quality="high" bgcolor="#ffffff" width="432" height="344" type="application/x-shockwave-flash" /></object>]

 

KOMİK ADAM: AZERBAYCANDA

1131 kez okunduKomik adam Azerbaycan’ın başkenti Bakü’ye gitmiş. Bakü, Hazar Denizi kıyısında bir liman şehriymiş. Yolları temiz, bakımlı, insanları nazik, güler yüzlü. İnsanın yüzüne gülüyorlarmış ama art niyetsiz, saf bir gülüş bu, kötülük taşımayan. Komik adam, bu Azerileri çok sevmiş. Onların oynadıkları Kafkas Oyunları’nı seyretmiş. Bakü’de çok petrol çıkarılıyormuş. Her yer petrol çıkarma istasyonuyla doluymuş. Komik adam daha sonra bir kayık kiralayıp, şöyle bir gezeyim demiş. Yanında bir de oltası varmış, belki biraz hamsi tutarım diye düşünmüş. Birkaç kayıkçı, aman kayıkla gezme 40 metrelik Hazar Denizi yılanı seni yutar, demişler. Sadece bir kayıkçı, yok be yılan, sen kiralamak kayık, gezmek denizde diyormuş. Yahudi miymiş, neymiş. Bir saatlik kiralama 500 milyon demiş. Sanki kayığı satacakmış. Komik adamın eli çok sıkıymış. Yahudi’yle bir pazarlık, bir pazarlık; 10 milyona kiralamış kayığı, paranın yarısını peşin vermiş. Kayığa binmiş, başlamış kürek çekmeye. Bakü gittikçe küçülmüş ve sonunda görünmez olmuş

Komik adam fikir değiştirip hamsi tutmaktan vazgeçmiş ve yılanı tutmaya karar vermiş. Yanında oltası, dürbünü ve elma soymak için kullandığı bir çakısı varmış. Dürbünle bakarken çok uzakta bakmış canavar yılan sarılmış yolcu gemisine sallıyor ve düşen insanları yutuyormuş. Komik adam hızla kürek çekmiş oraya doğru. Canavar yılan bir kuyruk vurmuş kayığa kayık bir yana uçmuş, komik bir yana. Canavar yılanın kocaman dikenli sırtına tutunmuş. Komik adam yılanın kulağına tırmanıp içeri yeh huu diye bir bağırmış, yılanın kulağı çınlayınca kafasını silkelemiş ve komik adam denize düşmüş. Canavar yılan gemiyi sallamayı, insanları yutmayı bırakıp, Hazar Denizi’nin derinliklerine dalıp gözden kaybolmuş. Daha sonra komik adamı gemidekiler kurtarmış ve gemi başka olay olmadan Bakü’ye varmış. Azeriler, gemidekileri kurtardığı için komik adama bir ziyafet çekip, madalya vermişler.

ADI AŞK NERDE OLURSA OLSUN

8402 kez okunduMerhaba Arkadaşlar Size 2 Hikayemi Ğönderiyorum Bu YaşananLar Gercek hayattan Alınmış İnanılmaz HikayeLerdir Herkese bol bol OkumaLar DiLiyorum Vede Yaşadıgım Bu Olayı Yazmaya Başlıyorum….

İstanbulda Bir İnternet Cafede çalışıyordum Bir Cuma günüydü DewamLı geLen MüşteriLerimden biri beni yanına çagırdı Ve Chat Kanalından Bir KısLa Tanıştıgını Söledi Ve Kendisinden msn ne istediğini Söledi Bende Müşterime Dedim Bana Wer Msn ne adresini Ben Senin adına Konuşurum Ve teLefon Aldıgım Zaman Sana Weririm Dedim vede Oda kabul Etti Msn neyi Ekledim kendime…
Sonra Konuşmaya başladık Konuşması Çok tatLıydı ve Kendisininde Bu kadar tatLı Oldugunu Düşündüm Çok nazik Cana Yaqın Vede çok Ğüzeldi
Daha Sonra Aramızda Çıkan ufak bir tartışmayLa Küstük birbrimize Bilmiyorum Ondan Çok hoşlanmıştım ve kawga ettiğimiz İçin Bişey Diyemiyordum kendisi Bursada oturuyordu arayı düzeltmek için çok ugraştım ve kendisiyLe tanışmamız bu şekilde oldu

Daha Öncesinden yaşadıgım İlişkide kalbim Çok kırılmış we dertLerimi paylaşıcak birisini bulmuştum o kadar da TatLı Bişeydi.Daha Sonra DüzeyLi Olarak Konuşmaya Başladık ve benim adımımLa kendisinden çok Hoşlandıgımı Vede benimLe Birlikte Olma TeqLifini ilk olarak büyük bir cesaret bularak kendimde sölemiştim ona korktugum olmadı ve onunda benden hoşlandıgını beni beqendiğini anLadım SanaLda da Olsa Çok Ğüzel Bir BEraberLik Kurmuştum Kırılan Kalbimi tamir etmiş Vede beni yeniden Hayat Döndürmüştü çok baqlanmıştım ona Onu Ğörmek istemiştim O kadar özLem Doluydu İçim Ama ne Yazık ki bazı sebebLerden Dolayı Ğöremedim Onu…

Şimdi 20.05.2006 Asker Olcam kendimize Sımsıkı SarıLmış ve onun Sevgisini Yüreğimde taşıyarak Bu Ayrılık EngeLinide Aşıcaz Gercektn Onu Çokkkkkkkkkk Seviyorummm Allah İzin verirse teLLi DuakLı Almak istiyorum O benim Kaderim… bende Onun Kaderiyim… 

 

SAVAŞTA BARIŞ

2282 kez okunduSAVAŞTA BARIŞ

YIL 1918, yer Çanakkale, savaş devam ediyor. Gelibolu çıkartması başladı. Bazen Türkler, bazen İngilizler saldırıya geçiyor ama kesin üstünlük sağlayan taraf yok.
Gögüs göğüse çarpışmalar henüz bitmiş, top atışları başlayınca her iki taraf meydanı boşaltıp geri çekilmişti. Ortalıkta zaman zaman duyulan top seslerinden başka ses ve hareket yoktu. Gün kararırken yavaş yavaş top sesleri de kesildi.
* * * * * *
Savaş meydanında ertesi sabah. . .
Bir Türk yavaş yavaş doğruldu, ölüm sessizliğindeki meydanı bir süre süzdü. Eli bayılmasına sebep olan başındaki yaraya gitti. Sıçrayan bir taş başına çarpıp bayıltmıştı. Önemli bir yarasının olmadığını anlayınca, bacaklarının üzerindeki ölüyü hafifçe yana itekledi, ayağa
kalktı. Ortalığı bir süre süzdükten sonra rastgele bir yöne yürümeye başladı. Pek geçmeden sağ tarafından gelen iniltileri duyarak durakladı. Seslerin geldiği yöne ilerledi. İnleyen iki kişi gördü, birden eli silahına gitti; inleyenlerin ikisi de İngilizdi, düşmanıydı. Silahı elinde bir süre dona kaldı. İnleyerek, henüz kendilerine gelen iki İngiliz korkuyla kendisine bakıyor, ateş etmesini bekliyorlardı. Türk İngilizlerin ikisinin de yaralı olduğunu farketti; biri kolundan, diğeri ayağından vurulmuştu. Bunun üzerine silahını indirdi, beline taktı, eğildi yaralarına baktı. Kolundan yaralı olanın durumu fena değildi ama ayağından yaralı olanın yarası kanıyordu. Türk İngilizlerin şaşkın bakışları altında, kasaturasını çıkardı ölmüş askerlerden birinin
atletini yırttı, ayaktaki yarayı kanı durduracak şekilde sardı , sonra diğerinin yardımıyla iki tüfeği yaralı ayağı korumak için bağladı.
Kurşunu çıkartamayacağını düşünmüştü. Diğerinin kolundaki kurşun derinde değildi kasaturayla kurşunu çıkardı, yarayı sardı. İngilizler sebebini anlayamasalar da Türk’ün kötülük yapmayacağını anlamıştı.
* * * * * *
Üçü birlikte bir yerlere varabilmek, kendilerine yardım edecek birilerini bulabilmek için amacıyla rastgele bir yöne doğru yola koyuldular. Türk de buralara ilk defa gelmişti, çevrenin en az İngilizler kadar yabancısıydı.
Joe adındaki ayağı yaralı olan İngiliz, kendisine yürürken de zaman zaman destek olan Türk’e minnettarlık duyuyor ama kolu hafif yaralı olan Fred adındaki diğeri hâlâ nefret doluydu. Üçü beraber yürürken Fred, Türk’ün dillerini anlamadığını da bildiğinden Joe’ya; “-İlk fırsatta Türk’ü öldüreceğim” dedi. Fakat umduğu karşılığı alamadı, Joe bu düşüncesine isyan etti. Fakat Fred, tek başına da olsa Türk’ü öldüreceğini söyledi.
Türk’ün yanında tabancası vardı ama diğerlerinin tüm silahlarını yere attırmıştı.
* * * * * *
Hava kararınca konakladılar. Türk yorgunluktan hemen uyuyakalmıştı. İngilizler biraz ötede yatmış ama henüz uyumamışlardı. Fred, Türk’ün uyuduğunu anlayınca usulca yerinden kalktı, belinde gizlediği bir bıçağı çıkararak Türk’e yaklaşmaya başladı. Onu gören Joe yerden doğruldu, alçak sesle arkadaşına bağırdı; “-Git, yat yerine!. . ” Fakat Fred onu duymamışcasına ilerlemeye devam etti. Bu kez bacağı yaralı olan da yerden bir taş aldı, kendisine daha yakın olan Türkle
arkadaşının arasına girmeye çalıştı. Joe’nun kararlı tutumu üzerine Fred sinirlendi ama Türk’ün uyanmasından çekinerek yerine gitti, yattı.
* * * * * *
Sabah Türk yanındaki yiyeceği İngilizlerle eşit paylaşınca, Fred’te de biraz yumuşama olur, ama uzun sürmez. Türk’ün düşman olduğunu, sağ kalırsa tekrar İngilizlerle savaşacağını düşündü. İlk fırsatta onu öldürmeye karar verdi. Joe’nun Türk’e aptalca bir minnet duyduğunu ve bu konuda onu güvenemeyeceğini düşünüyordu. Tek başına başarmak zorundaydı. O bir Türk, bir düşmandı ve ölmeliydi.
* * * * * *
Yer yer uçurumlarla kesilen bir patikadan ilerlemeye başlamışlardı. Aniden fırlayıp uçan bir kuş Fred’i şaşırtır, ayağı takılır, tam uçuruma düşecekken Türk atılır, bileğinden yakalar. Zorluklada olsa yukarı çekmeyi başarır. Sonra hiçbirşey olmamış gibi dönüp yürümeye
devam eder.
Fred, Türk’ün kendisini kurtardığına sevinememiş, hatta üzülmüş, sinirlenmişti. Ne yapması gerektiğine artık kendisi de karar veremiyordu.
Aynı dar yolda ilerlemeye devam ettiler. Türk bacağı yaralı olan Joe’ya çoğu zaman yardım ediyor, Fred biraz arkadan geliyordu. Arkadan gelen Fred, tutunmak için elini attığı yerde, tam eline oturan bir taş buldu. İçinde yine Türkten kurtulmak için büyük bir istek duydu. Kısa bir
kararsızlıktan sonra, taşı eline alıp, Türk’e arkadan yaklaşmaya başladı. Son anda Joe onu farketti, kendisini yere atarken Türk’ü uyarmak için bağırdı. Bir tehlike olduğunu anlayan Türk ileri fırlarken, silahını çekip hızla döndü. Biran için sanki zaman durdu; birinin elinde tabanca, diğerinde taş ve yerde şaşkın Joe öylece kaldılar. Fred elindeki taşın, tabanca karşısında bir işe yaramayacağını düşünüp kahroluyordu. Türk bir kaç saniye daha öylece baktıktan sonra. bir dostu tarafından aldatılmış gibi, hayalleri yıkılmış gibi omuzları düştü. Tabancayı ters çevirip Fred’e uzattı. “-Hâlâ beni öldürmek istiyorsan, al !. . ” der gibiydi. Fred şaşkınlık içinde tabancayı aldı ve Türk’e çevirdi. Ne olduğunu anlamak ister gibi kendisine bakan yerdeki Joe ile gözgöze geldi. Arkadaşı “-Yapma!. . ” diye bağırınca, fırsatı kaçırmaktan çekinir gibi elindeki silahı daha da doğrulttu, parmakları tetiğe gitti.
Türk’ün “-Vefasızsın, kalleşsin !. . ” diye haykıran gözlerinden kendini kurtarıp
tekrar arkadaşına baktı; öfke dolu gözlerle karşılaştı. Yapamayacağını düşündü. Tabancayı tutan eli güçsüzce yanına düştü, sonra tabancayı Türk’e uzattı. Türk tabancayı sevinçle geri aldı, tekrar silahı ona çevirdi. Joe’nun şaşkın bakışları altında tetiğe bastı. . .
İngilizler şaşkınlık içinde kalmışlardı; silahta kurşun yoktu. Türk gülerek silahını beline koydu, cebinden çıkardığı kurşunları gösterdi. Silahını boşalttığı için Fred’e vermiş, onu denemişti. İngilizler de durumu anlayınca dakikalarca güldüler.
* * * * * *
Tekrar yola koyuldular. Birden Türk ayağını oynak bir taşa basıp yere yuvarlandı. Düşerken kolu sıyrılmış, bileği kanamıştı. Joe atletini yırtıp onun bileğini sarmaya hazırlandı, fakat kanın çok az olduğunu görünce bir an durdu. Sonra bıçağını çekip kendi bileğini de hafifçe
kesip, kanattı. Sonra kanayan bileğini Türk’ün bileğinin üzerine koydu. Türk kankardeş olarak kabul edildiğini anlayınca gülümsedi. Birbirlerine sımsıcak, dostluk kokan bakışlarla baktılar. Onları ayakta seyreden diğer Fred de bıçağını çekip bileğini hafifçe kesti, yanlarına çömelip
bileğini onlarınkiyle birleştirdi.
* * * * * *
Şafak sökerken yola koyuldular. Çok geçmeden bir kamp ateşi göründü, sevinç içinde yürüdüler. Uzun bir yürüyüşten sonra kampa yaklaşmışlardı. Sevinç ve heyacandan kampa çok yaklaştıkları halde, hiç kimseyi neden göremediklerini düşünmediler. Arkada kalan Türk gayri
ihtiyari, eline aldığı boş tabanca ile oynuyordu.
Fred, kampta İngiliz bayrağını görüp sevinç naraları atmaya başlamıştı kî; iki el silah sesi sevincini kursağında bıraktı. Bir grup İngiliz askeri saklandıkları yerden neşeyle çıkarken, vurulan Türk cansız yere düştü. . .
. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .
Joe, Türk’ün üzerine kapanıp ağlarken Fred kendini dermansızca dizlerinin üstüne bıraktı. Türk’ün tabancasını aldı. Bir süre boş boş ufuklara baktıktan sonra hıçkırıklarına engel olamadı. Arkadaşlarını Türkten kurtardıklarını sanan İngilizlerin şaşkın bakışları altında, arkadaşı gibi Türk’ün üstüne kapanıp ağlamaya başladı. Bir yandan da bağırıyordu; “-Kardeşim!. . . Kardeşim!. . . “

 

ASKER HİKAYELERİ

23579 kez okunduEmret Komutanım, Halkalı Ziraat ve Tarım Lisesi’nde çekiliyor. Adresi alıp yola çıktığımızda ‘kime sorsanız gösterirler demişlerdi’. Sorduk, gösterdiler de ama ben gördüğümün bir lise olduğunu anlamakta zorluk çekince aynı cadde üzerinde defalarca tur atmak zorunda kaldık. Gerçi kim olsa buranın 56. Piyade Alayı değil de lise olduğuna inanamaz.

Okul mu, alay mı?

Girişte, nöbetçi kulübesinden nizamiye talimatnamesine kadar her şey gerçek gibi. Kapıdan içeriye girince askeriye atmosferi daha da yoğun hissediliyor. Diziyi, Altıoklar Film çekiyor. Yönetmen Kartal Tibet. Prodüksiyon ekibi ve Sanat Yönetmeni Fatoş Suda çok sağlam bir iş çıkarmışlar. Binaları, kaldırım taşlarını, bahçe çitlerini baştan aşağıya gerçek askeri bölge nasıl görünüyorsa öyle boyamışlar. Gerçi, bu lise binası daha önce de birçok filmde plato olarak kullanılmış. Birkaç taş bloktan oluşan okul, çok geniş bir alan üzerine kurulu. Bu sayede, rahat ve gerçeğe yakın çekimler yapılabiliyor.

Asker olunmaz, doğulur

Ben, sora sora 56. Piyade Alayı’na ulaştığımda ekip yemek molasındaydı. Oyuncuların pek çoğu yemeklerini yemiş dinleniyor. Biraz etrafı dolaşıp resim çekiyorum. Depo ve dinlenme odalarının bulunduğu bölgeden, dizinin Ahmet Başçavuş’u, oyuncu Naci Taşdöğen geliyor. Daha O’nun sahnelerinin çekimlerine çok var ama tam tekmil giyinmiş. Kamuflaj pantolonu ve yeşil tişörtüyle gerçek bir askerden hiç farkı yok. ‘Asker olunmaz doğulur’un kanıtı gibi. Zaten yedek subay olarak askerliğini yaparken, askeriyede kalması teklif edilmiş ama oyunculuk isteği ağır bastığı için, kalamamış. Birkaç resmini çekmek istedim, hemen gidip G-3′ünü aldı (maket tabi), Rambo pozları verdi. Ah bir de boyu uzun olsaymış Arnold Schwarzenegger gibi dünya çapında bir oyuncu olurmuş (Kendisinin yalancısıyım). Bir insan hem zeki hem yetenekli bir oyuncu hem iyi bir dublaj sanatçısı, hem boylu poslu olabilir mi? Bence boy da eksik kalsın.

Perşembenin galibi

Emret Komutanım’ın 24 Mayıs’ta ilk bölümünün yayınlanmasından bu yana yedi hafta geçti. Her hafta mutlaka, hem AB grubunda hem de genelde 7,5 – 9 arasında reyting alıyorlar. Share denilen izlenme payları da % 40-45 civarı. Bu ne demek? Açıklayayım, yani dizinin yayınlandığı perşembe geceleri Türkiye genelinde açık olan her 100 televizyondan 45 tanesi onları izlemiş. ‘İzleyen herkesi çok eğlendiren bu dizinin set arkası kim bilir ne kadar komiktir?’ diye düşünüp benim yerimde olmayı istediğinizi biliyorum (ama bendeki şans… ). ‘Set hazır herkes ziyaretçi parkına’ dediklerinde sevine sevine gittim ve inanın öyle hüzünlü bir sahne çekiyorlardı ki neredeyse ağlıyordum. Efendim, Muzaffer Albay (Mehmet Ulay), Üsteğmen Levent’e (Ali Sarp Leventoğlu) hayata ve aşka dair nutuk çekiyor. Üsteğmen Levent ile Üsteğmen Çiğdem (Demet Evgar) arasında adı konmamış bir aşk yaşanıyor. Muzaffer Albay’da kendisini, ikisinin de babası saydığı için nasihat veriyor. Sahnenin hem felsefi bir yanı var hem de üst rütbeliler oynuyor ya, sanırım ondan acayip bir ciddiyet var.

Tavla şampiyonları

Bu kadar ciddiyet bünyeye zarar o yüzden ufak ufak kaçayım. Prodüksiyon ekibinden aldığım tüyoya göre, çekim sırasını bekleyen oyuncuların dinlendiği bölümde sağlam bir muhabbet yakalama şansım var. Şöyle bir sahne düşünün bir sürü asker çayır çimen yayılmış, kepler fora, elde sigara tavla oynuyor. Evet normal bir alayda olmaz ama burası 56. Piyade Alayı. Set arası başka türlü vakit geçmeyeceği için tavlalar açılmış ciddi kapışmalar yaşanıyor. Ahmet Başçavuş, Posta Ferit’i fena yenmiş. Arda Kural’ın morali bozuk. Çekimden önce Üsteğmen Levent’in ifadesini almış olan Arıza Hamza (Sermiyan Midyat), karşısına Jumbo Gökhan’ı (Ferdi Kurtuldu) oturtmuş çekişmeli bir maç yapılıyor. Kazanan Ahmet Başçavuş’la oynayacak. Oyunu ve bir paket sigarayı kazanan yine Arıza oldu. Bu kez iddia yok, çünkü Naci Taşdöğen buna karşı. Setin tavla şampiyonu var mı diye merak ettim ama herkesin katıldığı bir turnuva organize edememişler. Gerçi turnuva için para toplanmış ama İsrafil Köse (Laz Çavuş Cemal) parayı alıp kaçmış. Hemen inanmayın canım, bu Sermiyan Midyat’ın şakası. Bir türlü turnuva yapamayınca sete üç tavla almışlar. (Arıza Hamza, bu konuda da arıza çıkarıyor ve pulları beğenmiyor) Sermiyan Midyat ve Naci Taşdöğer’in çekişmeli tavla maçı devam ediyor ama ekip yer değiştirmiş, alayın köpeği Tertip’in oynayacağı sahne çekiliyor. Kaçırmamam lazım, bu yetenekli Golden Retriewer cinsi harika köpeğin çekimlerini izlemek için sete gitmeliyim. Maç sonucu mu? Bilmiyorum. Ardından kim bilir kaç maç daha yapıldı, o yüzden kimsenin hatırladığını da sanmıyorum.

Kayıp telefonun peşinde

Eğimli ve sık çam ağaçlarının bulunduğu alanda seti kurmak biraz zahmetli. Ekip şaryoyu yerleştirmeye çalışırken, oyuncular yerlere oturmuş bekliyor. Tosun Paşa’yı oynayan Mehmet Kurt, Show TV’nin Türkiye’nin Yıldızları yarışmasının ortaya çıkardığı bir yetenek. Mehmet Kurt, rahmetli Kemal Sunal’ın oynadığı İnek Şaban tiplemesine benzerliğiyle dikkati çekiyor. Arda Kural’a göre, Kemal Sunal bu filmlerde Mehmet’i oynamış. Çok doğal, gözlerinin içi gülen biri, ama Gaziantep’i özlüyor ve İstanbul’daki insan ilişkilerinden şikayetçi (Kim değil ki?). Şimdi çekilen sahnede, Üsteğmen Levent, Posta Ferit ve Tosun Paşa, alayın köpeği Tertip ile kaybolan cep telefonunu arayacak. Çekim sırasında Mehmet Kurt, biraz hata yapsa da, Yönetmen Kartal Tibet ve diğer oyuncu arkadaşlarının yardımlarıyla birkaç tekrarın ardından işi kotarıyor. Asıl iş, Dost’un yani dizideki adıyla Tertip’in toprağı kazıp telefonu çıkartmasında. Ama bu da Kartal Tibet’in ve diğer oyuncuların sabrı sonucu defalarca tekrar edilerek hallediliyor.

Komedi dizisinde belgesel tadı aramayın

Dizideki askeri atmosferi, yok efendim çarşaflar neden beyazmış, yok efendim acemi asker çarşı iznine sivil çıkar mıymış diye eleştirdiklerine bakmayın. Hem bazı elde olmayan sebeplerden hem de bazı kuralların eleştiriyi yapan kişilerin askerliklerini çoktan yapmış olduklarından değişmiş olan kuralları bilmedikleri için olan şeyler. Böyle ufak tefek ayrıntılara takmazsanız dizideki atmosfer bire bir askeriyedeki gibi. Bu ortamı sağlayan dizinin askeri danışmanı müstafi Üsteğmen Yüksel Güçlü. Dizi çekimi başlamadan oyuncuları sıkı bir eğitimden geçiren Yüksel Güçlü çekim sırasında da askeri eğitimleri sürdürüyor. Diyalogları eleştiren ve askeriyede bu kadar laubali olunmaz diyenlere de Güçlü’nün yanıtı net ‘askeriye formu aynen uygulansa bu bir komedi dizisi değil belgesel olur’ Oyuncuların yarısı askerliğini yapmamış. Bu yüzden eğitimler oldukça sıkı geçmiş. Oyuncular o kadar gerçekçi eğitim almışlar ve almaya devam ediyorlar ki Genelkurmay’dan bir ricaları var. ‘Bizi askere aldıklarında en azından acemilik döneminden muaf tutulalım’ diyorlar. Elçiye zeval olmazmış, benden söylemesi.

Karekök 4 = hav hav

Dost çok özel bir köpek, biraz bahsetmede geçemeyeceğim. Eğitmeni Bora Erbek tarafından üç aylıkken alınmış. Şimdi 1,5 yaşında. Arama, kurtarma eğitimi almış. Bu eğitimi alan köpeklere yapılan testte Türkiye’de tam puan alan tek köpekmiş. Otur, kalk, getir gibi temel ve kaldırıma çık kenardan yürü gibi karmaşık komutları çok sorunsuz algılıyor ama asıl marifeti matematik biliyor. Vallaha şaka değil. Gözümle gördüm. Dördün kare kökü kaç oğlum? Hav hav. Sekizden üç çıktı kaç kaldı? Hav hav hav hav hav. Eğitmeni soruyor o da havlayarak cevap veriyor. ‘E, madem bu kadar akıllı, cep telefonunu topraktan kazıp çıkarması gereken sahne neden bu kadar uzadı?’ Diye sorabilirsiniz, haklısınız. O da çok ilginç. Eğitmeni cep telefonuyla oynamasını daha önce yasaklamış ve Dost rol icabı da olsa cep telefonunu ağzına almayı istemedi. Uzun uğraşların sonunda rolünü başaran Dost’un ödülü ise ‘good boy’ diyerek başının sevilmesi. Dost’u pozitif eğitim sistemiyle eğiten Bora Erbek serbest olarak köpek eğitmenliği yapıyor. Cep telefonu 0 536 413 46 13. Benim de köpeğim sözümü dinlesin diyorsanız arayabilirsiniz.

Yemek molasında sohbet

Çekime ara verilmiş. Oyuncular sohbette. Aylardır sabah sekiz akşam altı çekim yapan ekip artık kardeş gibi olmuş. Resmin sağ alt köşesinde iştahla şeftalisini yiyen Erdinç Dinçer’in sette ilk günü. 7. Bölüm itibariyle konuk oyuncu olarak katılan Erdinç Dinçer, Astek Kerim’in (Orçun Kaptan) babasını oynuyor. 

 

SEVGİ AĞACI

2380 kez okunduBir zamanlar, uçsuz bucaksız bir kum çölünün ortasında, yemyeşil yaprakları ile dibine gölge ve serinlik veren bir ağaç varmış. Çölün kavurucu ve acımasız sıcağı, kumları kızdırır ama bu ağacın yeşil yapraklarını kurutamazmış. Kızgın güneş ne yaparsa yapsın, yapraklar hep yeşil ve parlak olurmuş.

Güneşin sıcağından bunalıp kaçan tüm hayvanlar, bu ağacın gölgesinde dinlenir, esen rüzgarın tüylerini okşayışına kendilerini kaptırıp, uyuklarmışlar kaygısızca. Ağacın dalları arasına yuva yapmış olan kuşlar, yaprakların gölgesinde güneşten korunup, kanat çırparak daldan dala uçuşur, şarkılar söylermişler mutluluk içinde…

Çölün ortasında, kızgın kumlarla çevrili bu ağacın nasıl beslendiğini mi merak ediyorsunuz? Söyleyeyim: Sevgi ve mutlulukla beslenirmiş bu ağaç. Diğer ağaçlar gibi topraktaki suyu ve besinleri çölde bulamadığı için, sevgi ve mutluluktan sağlarmış gereksinimini. Bu ağacın sevgiden oluşan besini, diğer tüm ağaçlardan ayrı bir özellik katarmış ona. Yaprakları daha canlı, gölgesi daha serin, gövdesi daha güçlüymüş. Ona “Sevgi Ağacı” derlermiş.

Gölgesinde barınan havyanların sevgisi, dallarında ötüşen kuşların neşesi, ağacı sevindirirmiş. Bu uçsuz bucaksız çölde işe yaradığını anlayıp, daha çok sevgi ve mutluluk yaymak için yaşarmış.

Güneş bile, o kavurucu sıcağını tüm çöle yayan, suyu buharlaştıran, toprağı kurutan acımasız güneş bile, ona sevgi ile eğilir, ışınlarını ağacın üstüne yansıtmamaya çalışırmış. Ağaç, dibindeki hayvanların sevgisi çoğaldıkça büyür, büyüdükçe dallarını açar, yapraklarını kabartır, daha çok gölge yapmaya çalışırmış.

Rüzgar da onu pek severmiş. Çölde köşe bucak dolaşıp, kumları öfkeyle bir yerden ötekine savurup duran rüzgar bile, ağacın çevresine gelince yumuşar, gölgesinde uyuklayan hayvanları serinletmeye çalışırmış. Hafif hafif estikçe, ağaç da yapraklarını sallar, çöl sıcağını uzaklaştırırlarmış el birliğiyle…

Çöl ortasındaki Sevgi Ağacı, gölgesinde yaşayan hayvanların sevgi ve mutluluğu ile beslenip büyürken, gölgesindeki hayvanları da mutlulukla doyururmuş. Ağacın gölgesinde kedi ile fare kucak kucağa uyurken, köpekler kedilerin tüylerini yalarmış. Ağacın gölgesi büyüdükçe, altında daha çok hayvan barınır olmuş. Ağacın yaprakları büyüdükçe kalp biçimini alıyor, sevgi ile çarpıyormuş “pıt, pıt” diye…

Bir gün, tüm havyanlar Sevgi Ağacı’nın gölgesinde mutluluk içinde yaşayıp giderken, uzaktan bir tilkinin kumlar üzerinde sürünerek ağaca doğru geldiğini görmüşler. Hepsi birden el etmişler tilkiye, “Çabuk yürüsün, ağacın gölgesine sığınsın” diye. Tilki tam ağaca yaklaşacağı sırada, sıcak çöl güneşi onun tüm gücünü emivermiş. Zavallı tilki, bitkin bir durumda kumlar üzerinde serilip kalmış boylu boyunca…

Hemen üç küçük çöl faresi, kumların arasında yuvarlana yuvarlana, ölmek üzere olan tilkiye koşmuşlar. Kuyruğundan ve ayaklarından çekiştire çekiştire, ağacın gölgesine taşımışlar onu bin bir güçlükle…

Tilki kendinden geçmiş bir durumda, ağacın gölgesinde hareketsiz yatarken, tüm hayvanlar sevinç çığlıkları atmışlar: “Yaşasın tilkicik kurtuldu” diye. Hepsi de Sevgi Ağacı’nın gölgesinin tilkiyi iyi edeceğini, bitkin ve baygın yatan tilkinin bir süre sonra kendine geleceğini biliyorlarmış…

Sevgi Ağacı, çevresindeki havyanların düşündüklerini doğrularcasına, kalp biçimindeki yapraklarını eğmiş tilkinin üzerine. Dallarını ve yapraklarını sallamış, serinletmiş sıcaktan bitkin düşen tilkiyi. Sonra rüzgar yardıma gelmiş. En yumuşak okşayışı ile serin serin üflemiş tüylerini. Diğer hayvanlar sevinç gösterisini sürdürmüşler, “Ağaç daha çok beslensin, tilkiyi kurtarsın” diye. Kuşlar cıvıl cıvıl ötüşmüşler, “Yapraklara renk gelsin, pıt pıt kalp gibi çarpsın” diye…

Sevgi ve mutluluk ilacını alan tilki, yavaş yavaş kendine gelmeye başlamış. Önce soluk almış derinden. Ciğerlerine sevgi ve mutluluğu çekmiş bir nefeste. Kanı ısınmış. Kuyruğunu sallamış mutlulukla. Ayaklarını oynatmış yavaşça. Kendine gelip gözlerini açınca, çevresinde oynaşan, mutluluk çığlıkları atan havyanlara bakmış gülümseyerek.

Sevgi Ağacı onu iyileştirip, eski gücüne yeniden kavuşunca, kendine gelmiş ve birden ayağa kalkmış. Şöyle bir gerindikten sonra silkinmiş. Tüylerine yapışmış çöl kumlarını temizlemiş daha güzel görünmek ve rahatlamak için. Kumlardan arındıktan, Sevgi Ağacı’nın gölgesinde mutluluğu kana kana içip, kendine geldikten sonra, tüm hayvanlara teşekkür etmiş, yardımlarını esirgemeyip, kendisini hayata döndürdükleri için…

Ama tilki bu rahat durur mu? Hayvanların arasında dolaştıkça sinsi sinsi, birinden aldığını diğerine, bire bin yalan katıp, aktarmaya başlamış. Hayvancıklar eskisi gibi birbirlerini sevgi ile okşayacaklarına, birbirlerine hırlamaya başlamışlar. Dişlerini gösterip, bir diğerini kovalamışlar düşmanca. Onların birbirlerine kızıp hırlamaları tilkiyi pek sevindirmiş. Sinsice gülmüş: “Yaşasın, aralarındaki dostluğu yıktım” diye.

Dosluk ve sevgi yıkılıp, hayvanlar birbirlerine düşünce, birlikteliklerinden doğan güçleri kalmayacak, tilki de bir yolunu bulup, tek tek tuzağa düşürüp yiyecekmiş havyanları. Kurgusunu sinsice uygularken düşünememiş Sevgi Ağacı’na zarar verdiğini. Havyanların birbirlerine olan sevgisi ve güveni azalınca, ağaç beslenemez olmuş. Önce yaprakları küçülmüş, mutluluk suyunu içemediği için. Sonra güneşin yakıcı ışınlarına engel olamamış. Küçülen yaprakların arasından sızan ışınlar, gölgesini azaltmış. Barış yok olmuş. Barışın yerini korku ve kuşku almış. Kuşlar dallar arasında kaçışıp durmuşlar, tilkinin tuzağından kurtulmak için. İçlerine bir korkudur girmiş. Korkan kuş ötebilir mi? Susmuşlar hepsi de…

Sevgi olmayınca güçsüz kalan ağacın dalları zayıflamış, yaprakları dökülmüş süzülerek. Rüzgar da yardım edemez olmuş ağaca. Sıcak kumlar üflemiş gölgesine. Tüm hayvanlar, kum fırtınalarından korunmak için kovuklara sinmişler, birbirlerinden uzak. Kaçışan, kovalanan hayvanlar varmış ağacın tükenmek üzere olan gölgesinde…

Bu duygusal yıkımı gören üç küçük fare bir kenara çekilip, aralarında bir plan yapmışlar, diğer hayvanlar görmeden, kimse ne yapmak istediklerini bilmeden, tilki duymadan. Bir gün tilki sıcakta uyuklarken miskin miskin, yanına yaklaşmışlar sessizce. Zayıflamış gölgeden sürükleyerek, kızgın çöl kumunun üzerine taşımışlar tilkiyi uyandırmadan. Sıcak çöl güneşi durur mu? Hemen atılmış tilkinin üzerine. Daha önce yarım kalan işini bitirmiş. Almış tilkinin tüm gücünü. Sıcak çöl güneşi tilkinin gücü ile doyarken, üç küçük fare, zayıflamış gölgenin altında duran diğer hayvanlara seslenmişler. Aralarındaki kavgaya son vermelerini, yoksa sevgi ağacının tümüyle güçsüz kalacağını, kendi sonlarının da tilkininkinden pek farklı olmayacağını anlatmışlar dilleri döndüğünce…

Önce hayvanlar homurdanmış ve farelerin sözlerine kulak asmak istememişler, ama her an gücü tükenen Sevgi Ağacı’nın acı dolu yakarışları ve ağlayarak dökülen yapraklarını görünce çaresiz boyun eğmişler söylenenlere. Birbirlerine sarılıp özür dilemişler. Eskisi gibi barış, sevgi ve mutluluk içinde yaşamak istediklerini dile getirmişler ağlayarak. Utanç gözyaşları oluk oluk aktıkça, birbirlerine duydukları kini temizlemiş kalplerinden. Sonra, kıpır kıpır çarpıntılarla sevgi yeniden filizlenmiş. Çiçekler açmaya başlamış kalplerde. Gülmüşler olanlara, kurnaz tilkinin yaptıklarını düşünüp. Kuşlar da ötmeye başlamışlar mutluluğu müjdeleyerek. Aralarındaki sevgi yeniden yeşerince, Sevgi Ağacı da susadığı mutluluktan içmiş kana kana. Böylece Sevgi Ağacı yeniden canlanıp büyümeye başlamış. Hem de eskisinden daha güçlü ve daha görkemli olmuş…

Yaşamları eski günleri aratmayıp daha da iyi olunca tüm hayvanlar bir araya gelmişler. Bir tanecik Sevgi Ağacı’nı korumak istemişler. Onu her yere yaymak için kuşlar görevlendirilmiş. Kuşlar sevgi ağacının tohumlarını uçurup, her gittikleri yere dikeceklermiş. Böylece, Sevgi Ağacı bir yerde solup, yok olmaya yüz tutsa da, bir başka yerde büyümeye devam edebilecekmiş. Sevgi Ağacı’nı olası tehlikelerden uzak tutmak ve onu daha güvenle büyütmek için, görünmez yapmaya karar vermişler. Kuşlar, görünmeyen Sevgi Ağacı tohumlarını, dünyanın her yerine yaymışlar…

Zamanla her yerde Sevgi Ağaç’ları büyümüş, kocaman yaprakları, upuzun dallarıyla birbirlerini kucaklamışlar, “Tüm sevgiler ve mutluluklar birleşsin, birbirlerinin gücüne güç katsın” diye…

Dünya üzerinde bir yerlerde, kuyruğunu sallayan köpeğe sevgi ile yaklaşıp, onun tüylerini okşayan birisini görürseniz, bilin ki oralarda Sevgi Ağacı vardır. Dallarını eğmiş, kalp biçimdeki yapraklarıyla sevgi pınarından içiyordur.

Sevgi Ağacı’nı, el ele gezen, birbirlerini seven, kucaklayıp öpen insanların arasında da görebilirsiniz. Onların sevgisi ile beslenip, mutluluk gölgesi altında onları koruyordur.

Sevgi Ağacı’nı göremezseniz, hemen utanç gözyaşları ile kalbinizdeki kini ve kötülükleri yıkayın. Kalbinizde sevgi filizleri açılsın. İnsanları, hayvanları ve doğayı sevin. O zaman her yerde yemyeşil Sevgi Ağaç’larını görürsünüz. Sizi yakıcı güneşten, tilkinin sinsi kurnazlıklarından korumaya çalışır. Size sevgi ve mutluluğun gölgesini, serinliğini sunar. Onun gölgesinde, doğal sevginin mutluluğu ile yaşarsınız sonsuza değin.

 

PAPATYANIN HİKAYE Sİ

2362 kez okunduKoskoca bir bahçede harikulade çiçekler içinde bir papatya.. Ve papatya aşık olmuş, yanmış tutuşmuş ak sakallı bahçıvana..

Bir ümit bekliyormuş. Yüzlerce çiçeğin arasından.. Onunla, sadece onunla saatlerce ilgilensin.. Buz gibi suyunu sadece ona döksün istiyormuş.. Sadece ona değsin makası, Sadece ona gülsün dudakları.. Kıskanıyormuş bahçıvanı, Kırmızı güllerden, Sarı lalelerden, Mor menekşelerden…. Zambaklardan… Papatya, sadece bahçıvan için açıyormuş, Bembeyaz yapraklarını..

Bir gün, Aşkı öyle büyümüş ki… Papatya yapraklarını taşıyamaz olmuş.. Eğilivermiş boynu.. Toprağa bakıyormuş artık.. Bahçıvanın sadece sesini duyuyormuş.. Ayaklarını görüyormuş.. Buna da şükür diyormuş.. Yetiyormuş ona, bahçıvanın varlığını hissetmek…

Zaman akıp gidiyormuş.. Papatya bahçıvanın yüzünü görmeyeli çok olmuş.. Ne var sanki boynumu kaldırsa Bir kerecik daha görsem yüzünü diyormuş.. Ve işte bir gün..

Bahçıvan papatyaya doğru yaklaşmış.. İncecik bedenini ellerinin arasına almış.. Elindeki sopayı, köklerinin yanına, toprağa sokmuş bir iple papatyanın gövdesini bağlayıvermiş sopaya.. Papatya o an daha çok sevmiş bahçıvanı.. Hala göremiyormuş onu, ama bedeni kurtulmuş…

Uzun bir müddet sonra, Bahçıvan uğramaz olmuş bahçeye.. Gelen giden yokmuş.. Kahrından ölecekmiş papatya.. Ama işte bir sabah…

Hortumdan akan suyun sesiyle uyanmış.. Derin bir oh çekmiş.. Çılgıncasına sevdiği bahçıvan geri gelmiş.. Birden, kendisine doğru gelen iki ayak görmüş.. Bu onun delicesine sevdiği bahçıvan değilmiş.. Başka birisiymiş.. Adamın elinde bir de makas varmış.. Papatyanın kafasını kaldırmış yukarıya doğru..

Ne güzel açmışsın sen öyle demiş.. Bu gencecik, yakışıklı bir delikanlıymış.. Gözleri gök mavisi, saçları güneş sarıymış.. Ama gövden seni taşımıyor demiş. Elindeki makası papatyanın boynuna doğru uzatmış.. Ve bir hamlede bağını gövdesinden ayırmış.. Papatya yere düşerken hatırlamış sevdiğini.. O ak saçlı, ak sakallı, yaşlımı yaşlı bahçıvanı hatırlamış.. Birde o gencecik, yakışıklı delikanlıyı düşünmüş.. Ve o an anlamış, neden o yaşlı bahçıvanı sevdiğini.. O her şeye rağmen, papatyaya emek vermiş.. Ona hiç bir zaman güzel olduğunu söylememiş, ama onu aslında hep sevmiş…

Papatya anlamış artık..

Sevgi, emek istermiş…

Yere düştüğünde son bir kez düşünmüş sevdiğini.. Teşekkür etmiş ona içinden.. Son yaprağı da kuruduğunda, biliyormuş artık..

* Gerçek sevginin, söylemeden, yaşamadan ve asla kavuşmadan var olabileceğini…

 

KARDELEN MASALI

3766 kez okunduBir varmış bir yokmuş, uzak ülkelerin birinde, dağların doruklarında güzeller güzeli Dağ Fulyası yaşarmış. Baharın ilk belirtileriyle uzun kar uykusundan uyanır, güneş sıcaklığını iyice hissettirmeye başladığı günlerde tomurcuklanır, yaz boyunca da çiçekleriyle çevresine bin bir renkler saçar, kokusu ile, güzelliği ile, güzelliğinden çok o mahcup saf duruşu ile herkesi kendine hayran bırakırmış.

Doğa ananın da en sevgili yavrusu, her şeylerden sakınıp gözettiği en nadide çiçeği imiş bu Dağ Fulyası… En yakın arkadaşı Nergis’le sıcak yaz günleri boyunca gülüşürler, oynaşırlar, bütün doğayı neşeyle donatırlarmış…

Fulyacık Nergis’ini çok sever bir dediğini iki etmezmiş. Elinden gelse tüm dünyasını Nergis’le paylaşmak istermiş. Nergis’te çok güzelmiş ama Fulya’nin saflığına karşı son derece kurnaz, işveli, cilveli, bir kızmış. Fulya’yı çok sever, onunla arkadaşlığını sürdürmek için kendini ona benzetmeye çalışır, ama içten içe de Fulya’nın herkes tarafından sevilmesine tahammül edemez, herkes kendini daha çok sevsin istermiş. Fulya’nın tüm çiçekleri sabırla dinleyip, hepsine yardım etmek istemesine, herkese çözüm getirmeye çalışmasına hayret edermiş. Çünkü, Nergis çiçek için doğadaki en önemli şey kendisiymiş, kendi duyguları kendi düşünceleri, herkesin, her şeyin üstündeymiş. Fakat Fulya’ya özel bir değer verir, onun hayranı olduğu saflığını korumak için olası tüm kötülüklerden sakınmak istermiş…

Fulya ise hep tebessümle karşılarmış Nergis’i zira, Doğa annesinin de aynı koruyucu kollayıcı davranışlarına alışık olduğu için Nergis’e ayrıca çok güvenir, inanırmış.

Bu arada aşağılarda , dağların, vadilerin ötesindeki ovalarda ise Bahar Rüzgârı yaşarmış…

Bu rüzgârın en sevdiği iş, ovanın tüm çiçeklerine gezip gördüğü yerleri anlatarak onlara yeni heyecanlar, yeni ufuklar göstermek ve onların hayranlığını, sevgisini kazanmakmış. Birbirinden değişik ilginç öykülerle çiçeklerin gönlünü çelip en masum görüntüsünü takınırken hoş sesiyle onlara birbirinden güzel şarkılar söyler, eğlendirirmiş.

Çiçekler kendilerinden geçip, hayranlıkla onu dinlerken, o fark ettirmeden çiçek tozlarını alıp koynunda gizlediği kutusuna atarmış. Bahar Rüzgârı, bu çiçek tozlarını karıştırıp bir gün kendine en güzel kokulu, en güzel renkli çiçeğini oluşturacağını hayal eder, yüreği bu hoş beklentiyle çarparmış. Fakat aldığı her çiçek tozundan sonra yine bir eksiklik hissedip daha güzel, daha ışışltılı, bin bir renkli, çok daha güzel kokulu çiçekler aramaya çıkarmış…

Rüzgâr, bir gün yine bu amaçla ovadan ayrılıp vadiye doğru yola çıkmış. Vadiye geldiğinde birden çok farklı bir çiçek kokusu hissetmiş, etrafına bakınmış ama görememiş. Çünkü koku yukarılardan geliyormuş. Başını kaldırıp dağa doğru bakmış. Tepelere yaklaştıkça kokular daha da yoğunlaşırken içlerinden ayırt edici bir koku tatlı tatlı başını döndürüyor, onu daha yukarılara çekiyormuş. Sonunda onu görmüş. İlk önce heyecandan yanına yaklaşamayıp uzaktan seyre dalmış…

Fulya çiçek olacaklardan habersiz pervasızca çevresindeki arkadaşlarıyla şakalaşıyor, çocuklar gibi neşeli kahkahalar atıyor, gülerken gözlerinin içi gülüyormuş. Rüzgâr nasıl olup da bugüne kadar çevresine eşsiz ışıltılıar saçan bu çiçeğin varlığından habersiz yaşadığına hayret etmiş…

Hemen harekete geçmeye karar verip hafif hafif Fulya’nın etrafında esmeye başlamış. Bir yandan da bildiği en güzel şarkıları söylüyormuş. Fulya bu beklenmedik hoş esintiyi heyecanla karşılamış, kendine yeni ve çok farklı bir arkadaş edineceğini hissetmiş. Çünkü arkadaşı Dağ Rüzgârının keskin esintisine karşı Bahar Rüzgârı tatlı bir meltem edasıyla yapraklarını okşuyor, yıpratmadan dinlendiriyormuş. Güzeller güzeli çiçek, rüzgârın coşkulu, tutkulu heyecanlı sesini büyük bir hoşnutlukla dinlemeye koyulmuş…

Rüzgar, Fulya’ya ovadaki güzellikleri, gezip gördüğü yerlerde duyup işittiği ve yaşadığı ilginç hikayelerini anlatırken onun da başını döndürüp çiçek tozlarını alacağı anı hayal ediyor ve yüreği bu anın heyecanı ile deli gibi çarpıyormuş. Fakat kendindeki bu yeni duygulara kendide şaşırıyor, Fulya çiçeğin tüm dünyasını merak ediyor, daha yakından tanımak için çırpınıyormuş. Bu nedenle çiçek tozlarını almak için biraz daha sabredip Fulya ile arkadaş olmaya karar vermiş…

Rüzgâr, Fulya çiçeğin dünyasına girdikçe hayranlığı daha da büyümüş, onunla konuşmak, onun fikirlerini duymak, kendini dinlerken hüzünlü hikayelerde hemen buğulanıveren gözlerine dalıp gitmek, neşeli hikayelerde kahkahalarına karşılık vermek Rüzgarda tutkuya dönüşmüş…

Fulya’nın kokusu renklerindeki saflık, konuşmalarında kendini hissettiren bilgeliğini, çocuksu ifade tarzı, hele sesindeki o içine işleyen ince tını bugüne kadar hiçbir çiçekte rastlayamadığı özelliklermiş…

Fulya ise dinlediği o harika hikayelerle, kendini dünyanın her yerine götürdüğüne inandığı bu yeni arkadaşı yüzünden tüm arkadaşlarını ihmal etmeye başlamış. Zamanını hep Rüzgarla beraber geçirmek istiyormuş…

Zira Rüzgâr öyle güzel konuşuyor ve o kadar çok şey biliyormuş ki, Fulya’nın dünyası yepyeni renklerle bezeniyormuş. Günler geceler boyu birlikte konuşmuşlar, gülmüşler, ağlamışlar. Bahar Rüzgârı Fulya’nın bütün güvenini kazanmış. Fulya bu arada Nergis’i ihmal etmemeye çalışıyor ona da Rüzgâr’ın anlattıklarını anlatıyor ve ikisini tanıştırırsa birlikte harika bir dünya kuracaklarını çok eğleneceklerini söylüyormuş…

Nergis, Fulya’yı ilk kez bu kadar heyecanlı görüyor ve onu bu kadar etkileyen birini çok merak ediyormuş. Rüzgâr ise çiçek tozlarını aldığı takdirde Fulya’nin arkadaşlığını kaybedeceğini bildiğinden bu çok istediği, beklediği anı sürekli erteliyormuş. Fakat aklında da yaratacağı o muhteşem çiçek olduğundan dağdaki diğer çiçeklerle arkadaşlık kurup, onlara da aynı hikayeleri, aynı şarkıları anlatarak başlarını döndürüyor ve çiçek tozlarını alıp saklıyormuş…

Bir gün Fulya, Rüzgâr’ın tüm yaptıklarını görmüş. Fakat çiçek tozlarını saklamasını anlayamamış. Zira çiçek tozları, çiçekler için hayati önem taşıyormuş.Tüm çiçek arkadaşlarının ertesi baharlarda yeniden canlanıp gün ışığına kavuşmaları için bu tozların yeniden toprağa düşmesi gerekiyormuş. Oysa rüzgâr onları kendine saklayarak çiçeklerin ömürlerini sona erdiriyormuş. Fulya çok üzülmüş, onun derin düşünceli hali Doğa annesini de endişelendirmiş. Bu arada Fulya, istemeyerek Bahar Rüzgârı’nı Nergis’lede tanıştırmış. Ama Nergis’in çok akıllı olduğunu ve Rüzgâr’ın büyüsüne kapılmayacağını düşünüyormuş. Oysa Rüzgâr, Nergis’in ışıltılı renklerini öyle bir övgülerle anlatmaya başlamış ki.. Hele Rüzgâr’ın şarkılarında ki, o heyecanlı sesi duyunca Nergis de tüm diğer çiçekler gibi büyülenmiş ve çiçek tozlarının gittiğinin farkına bile varmamış…

Fulya büyük bir korku ve üzüntü ile olanları izliyormuş. Hemen evine dönüp Rüzgâr’a, evinin tüm kapı ve pencerelerini sıkı sıkıya kapatmış. Rüzgâr, Fulya’nın olanları gördüğünden habersiz, kendinden emin bir şekilde büyük bir kibir ve iki yüzlülükle Fulya’nın evinin önüne gelmiş. Her zamanki gibi ona ne eşsiz bir çiçek olduğunu, kokusuyla onu büyülediğini, çok uzaklardan bu koku ile kendisini çekip getirdiğini en etkileyici sesi ile söylemeye başlamış…

Fulya çok büyük üzüntüler içinde perdenin arkasından sessizce Rüzgâr’ın anlattıklarını dinliyormuş. Rüzgâr, kapıların açılmayışına anlam verememiş. Tekrar Fulya’ya ne kadar çok değer verdiğini söyleyip en hüzünlü sesiyle ona şarkılar söylemeye devam etmiş…

Fulya, gözyaşları içinde kapılarını açmadan Rüzgara her şeyi gördüğünü ve yaptıklarını çok yanlış bulduğunu, çiçeklerin yaşamlarının sürekliliği içine tozlara ihtiyacı varken kendisinin büyük bir duyarsızlıkla, her şeyi önceden planlayarak tozları çaldığını söylemiş…

Rüzgâr, Fulya’nın tepkisini çocukça ve anlamsız bulmuş. O tozlara kendi mükemmel çiçeğini yaratmak için ihtiyacı olduğunu Fulya’ya anlatmaya çalışmış ama Fulya onun yaptıklarını asla anlayamayarak bencillikle suçlayınca büyük bir kızgınlıkla oradan uzaklaşmış…

Nergis ise olanlardan habersiz Rüzgârla arkadaşlığına devam ediyormuş. Rüzgâr kendi mükemmel çiçeği için sakladığı tozları arasında Fulya’nın eksikliğini içinde duyarak, kutusunu açmış, bir daha ki bahara kendi muhteşem çiçeğini oluşturmak amacıyla çiçek tozlarını toprağa serpmek istediğinde birde ne görsün tozların hepsi kutunun içinde günlerce havasız kalmaktan bozulup küflenmiş…

Rüzgâr, her çiçek tozunun kendi doğal ortamı içinde sadece ait olduğu çiçek olarak yaşayabileceğini çok geç anlamış. Yinede büyük bir kibirle doğanın kanunlarına karşı geldiğini binlerce çiçeğe sonbaharı yaşattığını görmezden geliyor, diğer yandan içinde Fulya’nın yokluğundan kaynaklanan büyük bir boşlukla tüm hedef ve amaçları tükenmiş bir şekilde avare esip duruyormuş…

Fulya, gördüklerine yaşadıklarına dayanamıyor büyük acılar çekiyormuş. Hele bir dahaki baharda hiçbir arkadaşının olamayacağını düşündükçe, Nergis’inin bile Rüzgâra kapılıp gittiğini görmek, onu kaybettiğini bilmek Fulya’nin büyük üzüntülerle hastalanmasına neden olmuş.

O incecik zarif boynu bükülmüş, günden güne sararıp solmuş. Doğa anne üzüntüsünden ne yapacağını bilemiyor en değerli yavrusunun gözünün önünde eriyip gitmesini, hastalıktan ölecek hale gelmesini önleyecek çareler arıyormuş. En sonunda aklına çok güzel bir fikir gelmiş. Hemen Dağ Fulyası’nın yanına gelerek, onun vaktinden çok önce uyumaya başlaması gerektiğini söylemiş. Fulya çiçek derin üzüntülerle minicik yüreği çok yorgun olduğundan henüz daha bahar aylarında olmasına rağmen annesinin kollarında kolayca uyumuş…

Günler haftalar aylar boyunca hiç uyanmamış..

Böylece tüm yaz ve sonbahar aylarını uykuda geçiren Fulya bir gün kulağında Doğa annesinin tatlı mırıltılarını duyarak gözlerini açmış. Yüreğinin nedenini henüz bilemediği büyük bir huzur ve mutluluk ile dolu olduğunu hissediyormuş. Gördüklerini anlamaya çalışıyor, muazzam bir beyazlığın ortasında gözleri kamaşıyormuş. Adeta tüm evren, bu güzel ve cesur çiçeğin yüreğini huzurla doldurmak istercesine büyük bir sessizlik içindeymiş…

Karların Prensi ise büyük bir şaşkınlıkla kardan pelerinin altından adeta yüreğini delip çıkan bu çiçek karşısında nefesi tutulmuş, gözlerine inanamayarak bu güzel çiçeğin yaşama yeniden gülümsemesini izliyormuş…

Hayatında ilk kez böylesine güzel bir çiçekle karşılaşmış. Zaten zavallıcık hayatı boyunca hiç çiçek bile göremiyormuş ki, kış boyunca doğadaki tüm canlılar kış uykusuna yatar, her yer derin bir sessizliğe gömülürmüş…

Fulya da doğaya böylesine muazzam güzellikler veren ve büyük bir huzur içinde uyumasını sağlayan karlar prensine mutlulukla gülümsüyormuş.

Tüm ruhu ve incecik zarif gövdesi ile sadece karlar prensine yönelmiş, gözleri sadece onu görsün, yüreği sadece onu duysun istemiş…

İşte; o günden beri tüm doğa, Dağ Fulyasına KARDELEN demeye başlamış.

Zira, karları delip yeryüzüne çıkabilen tek çiçek Kardelen olmuş.

Karların ve Karlar Prensi’nin tek çiçeği …

Kardelenle Karlar prensi birbirlerine hiç beklemedikleri bir anda kavuşmanın sevinci ile sonsuza dek büyük bir mutlulukla yaşamışlar.. 

 

BULUT VE YILDIZ

4094 kez okunduBir zamanlar gökyüzünde birbirlerini gerçekten çok seven bir bulutla yıldız varmış …Bulut  bulut gökyüzünün en şeker, en pembe bulutu, yıldızsa; en parlak, umudu en çok yansıtan yıldızıymış…

Gökyüzündeki her varlık onların sevgisi kıskanırmış. Tatlı bir kıskançlıkmış tabii ki onların ki… Ama biri varmış ki, bulut ve yıldızın ayrılmalarını yürekten istiyormuş. Hem de yıldızın en yakın arkadaşı olmasına rağmen…

Bulut biraz safmış, kimseyi kıramazmış… Yıldızsa ‘bulut’ u için elinden gelen herşeyi yapabilir, herkese meydan okuyabilirmiş… Zaten onun için bir bulutu bir de çok sevdiği dostu peri varmış… Nereden bilebilirdi ki, perinin bir gün bunların hepsini yıldızla bulutun ayrılmaları için kullanacağını?…

Bir gün nazar değmiş, buluyla yıldıza… Hiç yoktan bir sebepten tartışmışlar. Bulut, çekip gitmiş, hatalı olmasına rağmen…Yıldızsa “Nasılsa bulutum beni seviyor, dönecektir.” diye düşünmüş. Fakat hiç bir şey beklediği gibi gitmemiş. Ve bulut dönmemiş…Kim bilir, belki de cesaret edememiştir dönmeye bilinmez. Ama tek bir gerçek vardı ki : O da ikisinin de çok üzgün olduklarıydı…

Gökyüzündeki iyilik mekekleri bile ağlamışlar onların durumlarına ama ne fayda…

Ertesi gün yıldız olanları en yakın dostu periye anlatmış. Periyse göstermelik bir hüzne bürünmüş… Çünkü eline büyük bir fırsat geçmişti. Artık hayatı boyunca kıskandığı kişiye karşı kozları vardı elinde… O kişi, en yakın dostu yıldız olmasına rağmen kullanacaktı kozlarını… Hem de büyük bir zevkle…

Bulutun yanına gitti ve yıldızın artık onu sevmediğini söyledi. Bulutsa üzüldü, boynunu bıraktı, ama elinden hiç bir şey gelmeyeceğini düşündü… Çünkü yıldız inatçıydı…Bir kere olmaz dediyse, bir daha olur demezdi. Peri de bulutun bu üzgün durumundan yararlanıp, ona olan sevgisini itiraf etti… Bulut da kimseyi kıramadığı için perinin, yıldızın yerine geçmesine izin verdi…

Yıldız, günlerce bulutun dönmesini, ondan af dilemesini bekledi. Ama bulut gelmedi. Bir gün yıldız, bulutun yanına gidip, konuşmaya karar verdi. Gece yola çıktı…

Bulut, dostu, sandığı periyle birlikte ayda el eleydi… Melekler dayanamayıp, tüm olan biteni anlattılar yıldıza… Yıldız, çok üzüldü ve çaresiz döndü arkasına ve gitti… Ve yavaş yavaş sönmeye başladı.

O günden sonra yıldız söndü, ışık veremez oldu… Bulutsa artık ne o kadar pembe, ne de o kadar kadifeydi…

Yıldız, ilk zamanlar her şeyden vazgeçti, hayata küstü… Ama kolay pes etmedi…Kısa bir süre sonra hayatıyla ilgili o önemli kararı verdi…

O güne kadar hiç görmediği güneşin yanına gidecekti ve biraz daha ışık isteyecekti ondan… Çok geçmeden daha önce hiç görmediği güneşin yanına gitti… Ondan yansıtması için biraz daha ışık istedi… Güneş ışık yerine sevgisini verdi yıldıza…

O gün bu gündür yıldız, dünyaya güneşin sevgisini yansıtır… Bulutsa; hep gözyaşlarını akıtır dünyaya… Bir de yüreğinde kopan fırtınaları… 

 

BULUT VE YILDIZ

4094 kez okunduBir zamanlar gökyüzünde birbirlerini gerçekten çok seven bir bulutla yıldız varmış …Bulut  bulut gökyüzünün en şeker, en pembe bulutu, yıldızsa; en parlak, umudu en çok yansıtan yıldızıymış…

Gökyüzündeki her varlık onların sevgisi kıskanırmış. Tatlı bir kıskançlıkmış tabii ki onların ki… Ama biri varmış ki, bulut ve yıldızın ayrılmalarını yürekten istiyormuş. Hem de yıldızın en yakın arkadaşı olmasına rağmen…

Bulut biraz safmış, kimseyi kıramazmış… Yıldızsa ‘bulut’ u için elinden gelen herşeyi yapabilir, herkese meydan okuyabilirmiş… Zaten onun için bir bulutu bir de çok sevdiği dostu peri varmış… Nereden bilebilirdi ki, perinin bir gün bunların hepsini yıldızla bulutun ayrılmaları için kullanacağını?…

Bir gün nazar değmiş, buluyla yıldıza… Hiç yoktan bir sebepten tartışmışlar. Bulut, çekip gitmiş, hatalı olmasına rağmen…Yıldızsa “Nasılsa bulutum beni seviyor, dönecektir.” diye düşünmüş. Fakat hiç bir şey beklediği gibi gitmemiş. Ve bulut dönmemiş…Kim bilir, belki de cesaret edememiştir dönmeye bilinmez. Ama tek bir gerçek vardı ki : O da ikisinin de çok üzgün olduklarıydı…

Gökyüzündeki iyilik mekekleri bile ağlamışlar onların durumlarına ama ne fayda…

Ertesi gün yıldız olanları en yakın dostu periye anlatmış. Periyse göstermelik bir hüzne bürünmüş… Çünkü eline büyük bir fırsat geçmişti. Artık hayatı boyunca kıskandığı kişiye karşı kozları vardı elinde… O kişi, en yakın dostu yıldız olmasına rağmen kullanacaktı kozlarını… Hem de büyük bir zevkle…

Bulutun yanına gitti ve yıldızın artık onu sevmediğini söyledi. Bulutsa üzüldü, boynunu bıraktı, ama elinden hiç bir şey gelmeyeceğini düşündü… Çünkü yıldız inatçıydı…Bir kere olmaz dediyse, bir daha olur demezdi. Peri de bulutun bu üzgün durumundan yararlanıp, ona olan sevgisini itiraf etti… Bulut da kimseyi kıramadığı için perinin, yıldızın yerine geçmesine izin verdi…

Yıldız, günlerce bulutun dönmesini, ondan af dilemesini bekledi. Ama bulut gelmedi. Bir gün yıldız, bulutun yanına gidip, konuşmaya karar verdi. Gece yola çıktı…

Bulut, dostu, sandığı periyle birlikte ayda el eleydi… Melekler dayanamayıp, tüm olan biteni anlattılar yıldıza… Yıldız, çok üzüldü ve çaresiz döndü arkasına ve gitti… Ve yavaş yavaş sönmeye başladı.

O günden sonra yıldız söndü, ışık veremez oldu… Bulutsa artık ne o kadar pembe, ne de o kadar kadifeydi…

Yıldız, ilk zamanlar her şeyden vazgeçti, hayata küstü… Ama kolay pes etmedi…Kısa bir süre sonra hayatıyla ilgili o önemli kararı verdi…

O güne kadar hiç görmediği güneşin yanına gidecekti ve biraz daha ışık isteyecekti ondan… Çok geçmeden daha önce hiç görmediği güneşin yanına gitti… Ondan yansıtması için biraz daha ışık istedi… Güneş ışık yerine sevgisini verdi yıldıza…

O gün bu gündür yıldız, dünyaya güneşin sevgisini yansıtır… Bulutsa; hep gözyaşlarını akıtır dünyaya… Bir de yüreğinde kopan fırtınaları… 

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »